AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
Son Konular
Konu
Tarih
Yazan
Yabani Otlar
Bir Kulüp Mü Kuruluyormuş | Bir Tıkla Bakalım!
- Duyuru Panosu -
Işık Tapınağı
Model Değiştirme
Model Başvuruları
Debbie'nin Grafik Galerisi *yeni
' Cuteness s i g n a t u r e s.
La Révolte
Özel Model Başvuruları
Salı Mart 15, 2016 10:01 pm
Ptsi Şub. 22, 2016 12:43 am
C.tesi Ekim 02, 2010 11:08 am
Perş. Eyl. 30, 2010 11:07 pm
Perş. Eyl. 30, 2010 10:04 pm
Perş. Eyl. 30, 2010 6:40 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 8:37 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 8:25 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 6:13 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 4:35 pm
Astrid Arceron
Darence Elias
Cecil Arwen Dorofee
Foren Alator
Nadia Beauvoir
Harley McMannon
Rosalindie Meinhard
Rosalindie Meinhard
Aurora Clothilde
Savannah Claire Madden


Paylaş | 
 

 Kopmuş Bağların Efsanesi.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Carmelita D'alora

Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.
avatar



Mücadele Tarafı : Redimus.
Kan Durumu : Melez.
Patronus : Su Samuru.

MesajKonu: Kopmuş Bağların Efsanesi.   Ptsi Tem. 05, 2010 3:58 pm

Kişiler : Carmelita D'alora, Alexander Lachowski, Anja Beljean, Isadora D'alora, Albert Benjamin Caldwell.
Zaman : Öğleden sonra.
Kurgu : Efsane gerçek oluyor.

Yelkovan ve akrebin özlem dolu kovalamamaları tam on ikinin üzerinde son bulmuştu. Öğle vakti, Güneş’in etkisini en çok gösterdiği zamanlarda Carmelita, Gryffindor Ortak Salonu’ndan çıkmıştı. Bugün tam anlamıyla bomboştu. Elindeki tüm kitapları bitirmişti ve yenilerine ihtiyacı vardı. Bunun için ise sağlam ve yanmamış bir kütüphaneye. İç geçirerek yürümeye devam etti. Adımları tutarsızlıkla devam ediyordu. Birkaç adım ilerliyor daha sonra duruyor ve arkasına bakıyordu. Geri dönmek veya ilerlemek. Fakat nereye doğru ilerlediğini pek bilmiyordu. Bu can sıkıntısı başa dertti. Her ateş bu sıkıntıdan doğmuyor muydu zaten? Kız, hiçlikten doğan bir tedirginlikle göl kenarına kadar gelmeyi başarmıştı. Böyle boş zamanlar ona hiç yaramıyordu. Kendini bir boşlukta asılı gibi hissediyor ve gözlerinin önüne durmadan devasa bir saat gelip ona günün her dakikasını hatırlatıyordu. Bu bir eziyetti. İşkence. Çünkü genelde böyle zamanlarda Carmelita aylak aylak ortalarda geziniyor olurdu. Günün her dakikasını hatta her saniyesini boş geçiren bir aylak. Ona göre bir tabir değildi bu aslında ama böyle durumlarda kendini bir keşişten farksız hissediyordu. Amaçsızlık ve soyutlanma düşüncesi. Kendi yarattığı boşluğunda debelenmekten vazgeçerek geldiği şekilde oradan uzaklaştı. Şimdi aklındaki yere gidiyordu. Ne kadar vahim bir halde olsa da oraya gitmeden kendini iyi hissedemeyecekti. Hem son haberlere göre kütüphanenin bir kısmı müfettişler ve profesörler sayesinde belli bir düzene sokulmuş, kısacası adam edilmişti. Şimdi her adımında içinde büyüyen minnet duygusuyla kütüphaneye doğru ilerliyordu. Kitaplara ve huzura doğru…

Ve işte yine huzur bulduğu yerdeydi. Kütüphane. Binlerce kitap ve kitapların içindeki binlerce ayrı, öğrenilmek için bekleyen bilgiler. Ancak birkaç başıboş öğrenci bu güzelim yeri harabeye döndürmüşlerdi. Kütüphanenin büyük kısmı yanmış, kül oluvermişti. Sorumsuzca davranan birkaç öğrencinin cefasını şimdi Carmelita ve onun gibi birçok kişi çekiyordu. Bu hiç adil değildi. Çok değerli kitapların küllerine iç geçirerek baktıktan sonra sağ arka tarafa doğru yöneldi genç cadı. Mutluydu. Burası yangının eserlerini barındırmıyordu. Rafların arasında öylece gezinirken elini bir kitaba attı ve bir masaya oturarak sayfalarını çevirmeye başladı. Efsanelerle ilgili bir kitaptı bu. Asırlar öncesine ait efsaneleri bile barındıran bir kitap. İlgiyle sayfaları çevirirken arkasından gelen bir sesle irkildi. Sağ omzunun arkasından sesin geldiği yöne doğru bakmaya başladı ancak farklı hiçbir şey göremedi. Burada tek başınaydı. Buna emindi. Tekrar önünü dönmesiyle dudaklarının arasından çıkan refleks çığlığını durduramadı. Sol yanında bir genç oturuyordu. Bu büyücüyü daha önce okulda gördüğüne emin değildi. Hızla inip kalkan göğsüne elini koyarak, “Hey, sende kimsin? Ve burada ne işin var?” diyebildi. Özellikle son sorusunu sorarken eliyle oturduğu masayı gösteriyordu. Çocuğun gözlerinde ise pişmanlıktan eser yoktu. Tam aksine kibirli ve soğuk bakışlarıyla kızı süzmeye devam ediyordu. Ah, lanet olsun. Burada bile rahat bırakılmıyorum.


En son Carmelita D'alora tarafından Cuma Tem. 09, 2010 12:49 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sihirdunyasi.roleplaylife.net/lejant-f86/carmelita-d-alor
Alexander Lachowski

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Çıkarları doğrultusunda.
Kan Durumu : Safkan
Patronus : Engerek.

MesajKonu: Geri: Kopmuş Bağların Efsanesi.   Ptsi Tem. 05, 2010 5:20 pm



Karanlık ve puslu bir gece daha…

Çok çok uzun yıllar önce yaşanmış bir olay vardır. Fakat bu olay herkes tarafından bilinmez, sadece bilmesi gerekenler bilirdi. Uzun yıllar önce yaşamış cadı topluluğu bir araya gelerek güçlü bir büyü yapmışlar ve bunu başarıyla gerçekleştirmişlerdi. Bu büyü öyle güçlüydü ki üzerinden asırlar geçmesine rağmen gücünü kormuş ve ilk günkü gibi güçlü bir yapıya sahipti. İngiltere’nin çok uzak bir köşesi olan Lindisfarne bölgesinde yaşanmış olan bu olay, etkilerini o topraklarda gösterdiği bilinir. Yöre halkının bununla ilgili birçok yersiz efsaneleri olsa da gerçeği bilmeyen yok değildi. Dağlık bir bölge olmasına karşın denize bakan yamaçları harika bir manzaraya ev sahipliyi yapıyor. Bu altı cadı bu bölgeye belli bir ama için gelmişti ve bunu gerçekleştirmeden gitmeyeceklerdi. İşte o gece yaşananlar…

Karanlık ve puslu bir gece tüm bölgeyi etkisi altına almış, yağmur bulutları gökyüzünde ilerliyor, Ay ışığının yeryüzüne ulaşmasına engel oluyordu. Lindisfarne bölgesinde bulunan harabelerinde hareketlenmeler başlamıştı. Şimşek çakması gibi görünen ışık demetleri bir anda parlıyor ve kısa bir süre sonra yok oluyordu. Giderek yaklaşıldığında harabeye gelen kişilerin ışıkları parlamasıyla gök gürültüsü sesi harabeler içersinde yankılanıyordu. Cadılar oldukça temkinli davranarak çevreye muggle kovucu tılsımlar koymuşlar ve gizlilik için sihirli sözcükleri havaya salmışlardı. Son cadının da gelmesiyle ayin diye nitelendirilebilecek bir olayın gerçekleşmesine çok az bir süre kalmıştı. Cadıların tamamlanmasından mı bilinmez, birden hava soğumaya ve rüzgârın şiddetlenmeye başlaması, insanın kanını donduruyordu. Her birinin ayrı güçleri bulunan cadılar, küçük bir taş masa etrafında toplanıp, yüzlerini kapatan örtüleri kaldırarak birbirlerine baktılar. İşte ayin başlıyordu.

Cadılar, her birinin ayrı güçlerini olduğunu biliyor ve bu özellikleri kullanmak için güçlerini birleştirmeleri gerekiyordu. Sert biraz rüzgâr uğultu sesini çıkararak estiği anda kuzey kısımda bulunan grimsi saçlı cadının artık beyazlamış kısımları havalandırdı. Bu cadının özelliği çatalağız olması ve tüm özellikleri birleştirme gücüne sahipti. Mekânda bulunan cadılar onun sayesinde bir araya gelmişlerdi. O anda güney bölgesinde bulunan cadı elini kaldırdı ve geleceği görüş yeteneği ile “Bunu düşümde görmüştüm.” Diyerek karşısında duran cadıyı selamladı. Cadı, uzun sarımsı saçlarını dalgalandırarak diğer kişilere baktı. Hemen ardından batı kanadında bulunan cadı elini kaldırdı ve onunda geleceği görme yetisi olduğu biliniyor, ancak bu görü yeteneği hiçbir zaman iyi olmayan olaylarla karşı karşıya kalıyordu. Güney kanadındaki cadının tam tersini görüyordu. “Düşümde bunu gördüm ancak farklı bir şekilde” diyerek selamladı. Ağarlaşmış kıvırcık saçları bir an olsun dalgalandı. Doğu kanadında olan cadı elini kaldırdı ve “Duygularınızı hissedebiliyorum” diyerek selamladı. O cadı duyguları hissedebiliyor ancak müdahalede bulunamıyordu. Hayata inat dik bir şekilde duruyordu ayin esnasında. Kuzeybatı kanadındaki cadı elini kaldırdı ve “O duygulara müdahalede bulunabiliyorum, ancak sadece bana ve önem verdiklerime karşı yapılacak kötü bir olay olduğunda bunu yapabiliyorum” diyerek selamdı. Rüzgâr uğultulu bir şekilde yeniden esti. Son bir cadı kalmıştı ve o da elini kaldırarak “Bana yapılan kötü bir olaydan sonra gereken kişilere acı çektirebilirim” dedi ve selamlarını sundu. Altı cadı da selamlamasını bitirmiş ve ayinin resmen başladığına işaret olan bir küre taş masanın üzerine konuldu.

Hava oldukça hareketlenmiş, deniz kabarmış, rüzgâr fırtınaya dönmüş, bulutlar yeryüzüne inmişti. Bu olanlar cadıların gücünden olsa gerekti. İlk kelimeyi kuzey kanadındaki cadı söyledi ve yapmaya çalıştıkları büyüyü gerçekleştirmeye başladılar. “Ey yüce yaratıcı bana güç ver, Merlin, bana yardım et, gecenin karanlık, gündüzün aydınlık gücü sizi çağırıyorum, ateşin yakıcı gücü, suyun serinletici özelliği sizi çağırıyorum, havanın hafifletici gücü, toprağın mis kokusu sizleri çağırıyorum” demişti kudretli bir sesle. O anda deniz kabarmış, med-cezir başlamıştı. Gökyüzünde ateş topları patlıyor, toprak hareketleniyor, cadıların bulunduğu yerde fırtınalar kopuyordu. Her biri cadı gözlerini kapamış büyülü sözcükleri mırıldanıyordu. Herkesin ortak bir amaç uğrunda birleşmesi için duyuları kontrol edebilen cadı konuşmaya başladı. “Eh ruhlar sizi çağırıyorum, bizleri birbirine bağlayın!” diyerek haykırmıştı. Duyuları algılayan cadı gözlerini kısarak ortamı süzdü ve “Tamam hazır!” diyerek cadıların birbirine bağlandığını anlamıştı. Acı çektirmede usta olan cadı “Bize olacak kötü bir olay olmasına karşın, bunu gerçekleştirenler büyük bir lanet ile karşı karşıya kalacak!” diyerek büyüleri mırıldanmaya deva etti. “Görüyorum, yıllar sonra üç büyücü, üç cadı birleşecek ve birbirlerine bağlanacak!” diyerek gözlerini odakladığı yere boş boş bakmaya başladı. O anda diğer görü yeteneği olan cadı konuştu. “Görüyorum, bu büyücü ve cadılar kaybolacak birbirlerinden habersiz yaşayacak ve iki kişiden haber alınamayacaktı.” Diyerek kötü haberi dile getirdi. Kuzey kanadında bulunan cadı ellerini havaya kaldırdı ve sonra hızla küreye doğru indirdiği anda, tüm her şey kürenin içine çekilirmiş gibi oldu. “Korkmayın dostlarım, onlar yollarını bulacaklar ve bir araya gelecekler” diyerek son bir büyü mırıldandı ve kürenin üzerinde yoğunlaşan ışık patlaması tüm alanı içine alarak yayıldı. Fakat bu ışık huzmesi yok olduktan sonra hiçbir cadının yerinde olmadığını gören kuzey kanadındaki kişi şaşkınlık içersinde çevreye bakınmaya başladı, ne olmuştu? Büyü geri mi tepmişti? Fakat küre parlak bir gece mavisi gibi parlamaya devam ediyordu. Yaptıkları büyü güçlü bir şekilde oluşmuş ve etkisi kürenin içinde gizlenerek gücünü koruyamaya başlamıştı. Tekrardan bir ışık demeti ile küre ortadan kayboldu ve cadı hiç hissetmediği kadar bitkin hissederek taş masaya yaslandı. Bir an önce buradan gitmeliydi.

***

Efsane başlıyor…

Gözlerini ilkbahar sabahına mutsuz bir şekilde açan beden, yatağında huzursuz bir şekilde dönerek gözlerini sıktı yeniden uykuya dalma ümidiyle. Ancak artık uyanmıştı ve tekrardan uyması olanaksızdı. “Lanet olsun!” diyerek üzerindeki yorganı hızla tekmeleyerek yere düşmesine neden oldu. Güne çok huysuz başlamıştı ve bu okuldaki ilk güne böyle uyanmak hiç hoş değildi. Gözlerini yatakhaneye açtığında yeşil ve siyah tonların ağırlıklı olduğunu görmesi iyi bir şeymiş gibi gülümsedi. Siyah iyidir, karanlıktır, benim gibi. Zihnindeki düşünce ile yatağından indi ve yerdeki yorgana tekme atarken küfürler saydırıyordu. Yeni yere alışma psikolojisi yetmiyormuş gibi bu değişik insanlarla nasıl geçinebileceği de vardı. Buradaki sistem biraz farklıydı. Rusya’da buradaki gibi bir sistem yoktu ve kişiler farklı binalara yerleştirilmiyordu. Hoş orada kişiye özel bir eğitim sistemi vardı. Ne gerek buraya gelmiştim, ahh tabi büyük büyük babaannem ve saçmalıkları… Zihnindeki bu düşünceyle üstünü değiştirdi ve yapması gerek işleri bir bir sıraya koyarak gününü bölümlere ayırdı. Bu planların önündeki tek engel göreceği derslerdi. İçini çekerek bir karar verdi ve bugün derslere girmeyecekti.

Yılanları oldu olası seven Alex, yılan sembolüne sahip binaya yerleştiği için mutlu görünüyordu. Bu olayın ailesiyle bir ilgisi olduğunu düşünüyordu. Büyük büyük babaannesi bir çatalağızdı ve yılanları oldukça severdi. Belki de kendisine bu özellik geçmişti. Fakat şu ana kadar yılanlarla konuşmamıştı ancak yılan binasına gönderilmiş ve patronusunun yılan olması ayrı bir olaydı. Bazen düşlerinde yılanlarla konuşuyor ve bir kehanetten bahsediyorlardı. Kendini bir grubun beklediğini ve onları bir araya getirmesinin kendi işinin olduğunu söyleyip duruyordu. Peki kimdi bu kişiler? Bir araya getirmesi gereken kişiler neredeydi? Babaannesi onu neden bu okula göndermişti? Ailesinin birçok gizemli olayları olduğunu biliyor, ancak bunların kendisiyle ilgili olabileceğini düşünmüyordu. Tabi gizemli aile fertleri ister istemez buna dahil oluyordu.

Yatakhaneden çıkan Alex, sinir küpü olmuş bir vaziyette zindanlara ulaştı ve merdivenlerin basamaklarını ağır ağır çıkmaya başlamıştı. Merdivenlerden çıkarken bir öğrencinin omzuna çarptığını hissetti ve tüm sinirini ondan çıkarmaya karar verdi. “Hey, sen önüne baksana kör müsün seni velet?” diyerek asasını eline aldı. Karşısında kendinden küçük biri olan erkek çocuğu ürkmüş gözlerle bakaya başlamıştı. “Sana söylüyorum velet, dilini mi yuttun, Levicorpus!” dediği anda asasından çıkan güçlü ışık huzmesi küçük çocuğa çarptı ve tepetaklak etti. “İndir beni yere, lütfen!” diye haykırmaya başlaması Alex’i eğlendirmeye başlamıştı. “Demek küçük veletimiz dilini yutmamış, al bakalım” diyerek asasını sağa sola hareket ettirmiş ve çocuğun sallanmasına neden olmuştu. “Haykırmayı kes seni velet, seni burada kimse duyamaz!” dedi ve anında büyüyü keserek çocuğun merdivenlerden aşağı yuvarlanmasını kahkaha atarak izledi. “Bu sana önüne bakmayı öğretir küçük velet!” diyerek oradan ayrıldı.

İlk gün beynindeki soru işaretlerini cevaplamak için birleştirmesi gereken grubu aramaya başladı. Acaba onlarda Alex gibi miydi? Onları nasıl bulacaktı, herkese efsane hakkında soru mu soracaktı? Ahh hayır tabiî ki bunu yapmayacaktım iç sesinin sitemi eşliğinde yeni okulunun bahçesinde gezinmeye başladı. Bu kişileri nasıl bulacaktı? Aklında hem bu soru vardı, her defasında yankılanan bu soru Alex’i çileden çıkartıyordu. “Hangi cehennemdesiniz be?” dediği anda gözüne bir siluet ilişti ve içinde garip bir duygu hissetmeye başlamıştı. Sanki onu çok uzun bir yıldan beri tanıyordu. Fakat işin ilginç yanı onun hakkında hiçbir bilgiye sahip değildi. Sadece onu tanıdığı dürtüsüne kapılmıştı. Hoş bir kızmış diyerek iç geçirdi ve ardından dikkatli bir biçimde onu izlemeye başladı. Bilmediği bir nedenden dolayı onunla konuşmak ve yanına gitmek istiyordu. Kendini zor tutarak bu duyguyu bastırdı ve onu önemsememeye çalıştı; herkese yaptığı gibi. Bahçeden uzaklaşarak okulun arazine çıkarak göl kenarına doğru kıvrıldı. Birden aklındaki sıralama kayboldu ve gününü okulu keşif için dolaşması gerektiğini düşünmüştü.

Bir hafta sonra buraya alışmış fakat az da olsa yabancılık hissiyle ortalıklarda gezinmeye başlamıştı. Buradaki çoğu kişiden farklıydı; çoğu öğrenciler İngiltere, Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerindendi. Kendisi ise Doğu Avrupa’dan ve soğuk bir memleketten gelmişti. Buradaki hava onun için fazla sıcaktı. Derslere girmeye başlamışeğitiminin geri kalanını tamamlaması gerektiğini düşümüştü. Ancak burada gördüğü bazı dersleri Rusya da bulunan okulunda çoktan görmüştü. Tabi bunu kimseye söylememiş ve birkaç fazla puan almasının hiçbir sakıncası olmayacağını düşündü. Sırıttı. Sinsi bir kişiliğe sahipti ancak bunu gizlemeyi çok güzel bir biçimde sağlıyordu.

İlk haftasını geçirmesinin ardından aklıda sadece bir soru işareti bulunuyordu ya da diğerlerinden daha ön planda denilmeliydi. Gözleri her zaman ilk gün gördüğü kızı arıyordu. Ancak ona bir türlü ulaşamıyordu çünkü buradaki binalarda bir çekişme vardı ve aslan sembollü binayla iyi anlaşmayan yılan binası vardı. Bu da konuşmalarına bir engel olarak Alex’in önünde geçilemez bir dağ gibi duruyordu. Hep o kızı gözetliyor, yılan öğrencilerden onun kim olduğunu sorarak hakkında bilgi alıyordu. Carmelita, ismi kadar kendisi de hoş olan bu cadı, Alex’i kendisine doğru hızla çekiyordu. Fakat onu bir türlü yalnız bulamıyor, konuşma fırsatı yakalayamıyordu. Lanet olsun! İç sesinin haykırmasıyla yemek masasında olduğunu unutmuş ve elini hızla indirmişti. Yan tarafta bulunan çatal hızla arkaya doğru uçtuğu anda tüm gözler kendisinin üzerine toplandığını hissetti. “Ne var, işinize bakın!” kızgın bir tavırla söylendi masadan kalkarak hızla o yerden uzaklaştığında.

Günlerdir takip ettiği Carmelita’yı sonunda tek başına yakalamış ve onu nereye gideceğini tahmin edemeyerek takip etmeye başladı. Merdivenlerden hızla çıkarak takip ettiği cadı bir koridora doğru yönelmiş, hızla açık olan odanın kapısından içeri girmişti. Alex, soğukkanlı ve kendinden emin bir şekilde tabelada yazılı olan yazıyı okuyarak içeri girdi. Kütüphane. "Ah ne hoş, zeki kız seni!" Sinirli bir edayla söylediği sözü kendisinden başka kimse duymamıştı. Kütüphanenin için biraz garipti. Hoş kaç kere bir kütüphaneye gitmişti ki orası meçhuldü tabi. Ortamda yanmış raflar, kitaplarla bütünleşmiş siyah lekeler her tarafı sarmıştı ve tabi bir de gedik. Gedik mi? Burada ne olmuştu savaş mı çıkmıştı. Hayalet bir şehri andırıyordu adeta. Burada yaşananlarla ilgilenmeyi bırakmasının ardından Carmelita’nın oturmuş olduğu masaya odaklandı. Vücudunda daha önce hissettiği bir dürtü patlamış bir volkan gibi şiddetlenmişti. Yavaş bir şekilde masaya doğru ilerlerken düşmekte olan bir kitabı zar zor tutmayı başarmıştı ki cadı irkilmiş ve etrafı kolaçan etmeye başlamıştı. Rastgele koyduğu kitabı bırakmasıyla elinde oluşan siyah lekeleri cübbesine sürdü ve burnunu çekerek masaya ilerledi ve bir hayalet gibi Carmelita’ın yanında belirdi. Yüz hatlarını ilk defa detaylıca görüyordu Alex, ancak ona hayranmış gibi bakmıyor, donuk bakışları ve dudaklarını büzüştürerek bakıyordu. “Hey sende kimsin? Ve burada ne işin var?” diye tekrar etmişti yılışık bir şekilde. “Senin ne işin varsa benimde o yüzden var cadı, tabi bu arada ben Alex, Alexander Lachowski, ve tabi sende Carmelita olmalısın” diyerek yüzüne bir gülümseme oturttuğu anda elini uzattı nezaket gereği. Neden bu cadıya karşı garip hisler duyuyordu ki?

Kopmuş bağların efsanevisi bir nevi başlamış olmaktaydı. Cadıların ön gördüğü kehanet ve yaptıkları büyü etkisini göstermeye başlamıştı. İlk bedenler birbirlerini bulmuşlar ve sihrin gücünü damalarında hissetmeye başlamak üzereydiler.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Carmelita D'alora

Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.
avatar



Mücadele Tarafı : Redimus.
Kan Durumu : Melez.
Patronus : Su Samuru.

MesajKonu: Geri: Kopmuş Bağların Efsanesi.   Çarş. Tem. 07, 2010 4:06 pm

Kibirli ve soğuk bakışların esaretinden kurtulmak için çabalayan genç cadı az önce söylemiş olduğu sözleri, yeni görmüş olduğu ve yeterince gizemli olan büyücünün sesiyle duyuyordu. Tekrar. Söylediği şeylerin tekrarlanmasından nefret ederdi. Öyle bir nefret ki onu şuracıkta düelloya sürükleyebilmeye yeterdi. Kendini kontrol altında tutabilmek için derin bir nefes aldı ve tüm hücrelerini saniyelik oksijensizliğin verdiği boğucu sertlikten kurtardı. "Demek buraya bir şeyler araştırıp, öğrenmeye geldin öyle mi? Ah, tabii ya, kabalık etmek istemem ama -belirgin bir şekilde büyücüyü baştan aşağıya süzerek- hiç bilgiye aç bir tip göremedim. Ve adını sorduğumu hatırlamıyorum. Benim için önemsiz olan şeyleri dile getirmeyi sevmem de." Her zaman yaptığı gibi yine sıkıntıyla gözlerini devirerek önündeki deriyle kaplanmış kitaba yoğunlaşmaya çalıştı. Ancak bu başında dikilip duran bir Slytherin öğrencisiyle ve kafasını kurcalayan 'Adı mı nereden biliyor?' sorusuyla pek mümkün olamıyordu, maalesef. Ve nezaketen uzatılmış bir el. İlk başta verdiği sert yanıta karşılık kibarca uzatılmış bir el. Bu eli sıkarsa kendiyle büyük bir tezatlık oluşturacaktı lakin ona uzanmış bir eli de reddetmek istemiyordu. Az önce istemese de adının Alexander olduğunu öğrendiği büyücü onu dakikalık bir bombardımana tutuyordu adeta. Füzelerin şaşmadan isabet ettiği yer ise örümcek ağlarıyla kaplanmış, körelmiş kalbiydi. Yok artık! Âşık olmuyordu elbette fakat farklı hissediyordu. Çok farklı. Sanki bu büyücüyü yıllardır tanıyormuş ve sesine aşinaymış gibi. İyi hissettirirken bir yanda b*ka batmış gibi de hissettirebiliyordu. En azından kız böyle düşünüyordu. Onunla görünmeyen bir bağa sahipti adeta. Yoksa neden durduk yere 'farklı' hissetmeye başlamış olabilirdi ki? Öyle ilk görüşte aşka falan da inanmıyordu. Ki henüz farkına varmamış olsa da adını kendisi söylemeden biliyor olması ona yeterince ilgi çekici gelmişti. Uzun süredir havada asılı kalmış eli tutarak sıktı. "Kendimi tanıtmama gerek yok sanırsam. Tek tanıtım sözcüğümü de öğrenmiş gibisin. Sahi adımı nerden öğrendiğini ve neden öğrendiğini merak ediyorum."

Bu çehreye bakmayı sevmişti. Yakışıklı olmasından mıdır yoksa maziden bir şeyler çıtlattığı için midir bilinmez ama bu büyücü ona aynı zamanda huzursuz ve güvende hissettirebiliyordu. Asıl ilginç olan şey ise ona baktıkça içinde her saniye büyüyen bir şeylerin boy göstermesiydi. Garip bir duyguydu bu. Uzun zamandır yoksun olduğu duyguların bedenine bir anda hücum etmesi bünyesi için pek uygun değildi aslında. Hatta başı dönmeye ve midesi bulanmaya bile başlamıştı. Kendine neler olduğu çözemiyordu. Bu gizemli büyücü de kimdi? Ve neden şimdi ortaya çıkmıştı? Ortada uzun yıllar gizliliğini sürdürmüş ve artık gün yüzüne kovuşmayı bekleyen bir şeyler var gibiydi. Bu gizemin kilit noktası ise bu genç gözüküyordu. En azından şimdilik.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sihirdunyasi.roleplaylife.net/lejant-f86/carmelita-d-alor
Alexander Lachowski

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Çıkarları doğrultusunda.
Kan Durumu : Safkan
Patronus : Engerek.

MesajKonu: Geri: Kopmuş Bağların Efsanesi.   C.tesi Tem. 10, 2010 5:13 pm


    Fazla kibirli ve güzel…


Soğuk bir ifadeyle elini uzatan genç büyücü, karşısındaki cadının gözlerine bakıyordu. Göz temasına oldukça önem veriyordu. Bir an için uzattığı elinin boşa olduğunu düşündüğü anda parmaklarını oynattı ve o anda konuşmaya başlayan cadıyı dinledi. Fazla kibirli… İç sesi ile bıkkınlık dolu bir nefes aldı ve ardından sıcak elini parmaklarının arasında hissetti. Teni eline değdiği anda tüyleri diken diken olan Alex, daha önce tatmadığı bir duyduğu hissetti… Gözlerinin önünden geçen bir film şeridinin ardından, zihninde babaannesinin dedikleri yankıladı; Unutma evladım, bir gün aradığını bulacaksın… Şimdi bu sözlerinden bir anlam çıkarmayı başaran Alex, umursamaz tavrını koruyarak tokalaştı. Yüzünde oluşturduğu sinsice gülüşünün ardından buz gibi bir sesle konuşmaya başladı.

“Ehh sanırım gerek kalmadı Carmelita, senin hakkında daha çok şey biliyorum merak etme” diyerek gözlerini kıstı. Yanı başında duran cadı da farklı bir şeyler vardı ve bu Alex’i etkisi altına alıyor, çekim kuvvetine yakalanmış bir sinek gibi avlıyordu. Yüreğinin ritim hızı artmış, sırtından soğuk terler akarken, yüz ifadesinde en ufak bir ifade değişimi olmaksızın oturduğu yerde bekliyordu. Ne yapacağını şaşırmış ve aklındaki düşünceleri nasıl dile getireceğini düşünürken iç sesine kulak verdi. Unutma Alex, onlar özel, dikkatli olmalısın, içindeki güce inanmalısın… Giderek kaybolan sesin ardından birden irkildi ve gözlerini kapattı. “Seni uzun zamandır beri tanıyormuşum gibi geliyor fakat bundan emin olamıyorum, bu sene buraya gelmemde bir amaç olduğunu biliyorum ancak emin olamıyorum." Omuz silkerek devam etti. "Babaannemin saçmalıkları beni buraya sürükledi.” Diyerek cadının gözlerinin içine baktı. Sağ elini kaldırarak saçlarına götürdü ve kaşırken konuşmasına devam etti. “Sanırım birileri bizi sihirle bağlamış, yani demek is-“ sözünü yarıda kesen Alex, gözlerini kısarak Carmelita’ya baktı. Cadı yerinden kalkmış ve bir şeyler söylemek için derin nefes aldı. “Ne saçmalıyorsun sen, ne bağlanması, ne sihri, eminim bu senin uydurduğun bir şeydir!” kızgın tavırla dile getirdiği sözcükleri tamamladıktan sonra hızla arkasını döndü ve yürümeye başladı. Hızla yerinden kalkan Alex, cadının kolundan yakaladı ve onu kendisine doğru çekti. Burun buruna gelen ikili, kısa bir süre bekledikten sonra Alex geri adım çekti ve umursamaz tavırla omuz silkti. “Hayır, uydurmuyorum, hem neden uydurayım ki sana yalan borcum mu var! Yine de sen bilirsin bu olanları sende göreceksin!” diyerek cadının yeniden oturmasını ümit ediyordu. Ancak yüz ifadesi soğuk ve tiksindiriciydi. Ne yapıyordu Alex, neden böyle davranıyordu ki? İçinde oluşan yeni bir duygu cümbüşü içinde kendini kontrol etmekte zorlanıyordu.

Kopmuş bağlar, yeniden bir araya gelmek üzereydi. Eskilerin söyledikleri bir bir gerçekleşiyor, efsane rivayet olmaktan çıkıyordu. Hogwarts’ta yaşanacak bu hikâye bilinmezlik içersinde yazılmayı bekliyordu…



En son Alexander Lachowski tarafından C.tesi Tem. 10, 2010 11:59 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Albert Benjamin Caldwell

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Zıpırlık.
Kan Durumu : Muggle doğumlu.

MesajKonu: Geri: Kopmuş Bağların Efsanesi.   C.tesi Tem. 10, 2010 5:24 pm

"Saat on iki de kütüphaneye giden koridorda buluşuruz. Orada veririz ağzının payını!"

Güneşli bir günde yankılanan bu ses Benjamin Caldwell'den başkasına ait değildi. Genç büyücü her zaman olduğu gibi yine bir haylazlığın peşindeydi. Ne kadar şaşırtıcı ama! Benjamin'in yeni kurbanı, son zamanlarda tüm hareketlerine adeta kıl olduğu, Alex denen çocuktu. Albert, nedenini bilemeyerek Alex'i aşırı derecede itici ve lanet bir tip olarak görüyordu. Kim bilir, belki de Alex'den bu kadar nefret etmesinin nedeni; onun, yakın arkadaşı olan Carmelita'ya yakınlaşma çabalarını sezmesiydi. Bu yüzden okul açıldığından beri çocuğu yeni hedefi hâline getirmiş ve tek başına bulduğu bir yerde eşek şakası yapmak için fırsat kollamıştı. Ama Slytherin'li büyücü sürekli arkadaş çevresiyle beraber dolandığı için bunun fırsatını bulamamıştı. En sonunda bir konuşmasına kulak misafiri olan(!) Benjamin, çocuğun saat on iki civarında kütüphanede yalnız olacağını keşfetmişti. Bunun üzerine hiç vakit kaybetmeden birçok haylazlığında onun yanında olan Anja'nın yanına gitmiş, Alex ile ilgili düşündüğü her şeyi anlatmıştı. İkilinin plânı hazırdı ve gayet basitti: Önce Anja, Alex'e sessizce yaklaşıp onu tamamen ıslatacaktı; daha sonra Benjamin'de çocuğun alnında kırmızı renkte 'Aptal' yazısı oluşturacaktı. Bir an olsun olacakları düşünmek, Gryffindor'lu genci gülümsetti.

Üçüncü dersin sonu ile verilen öğle arasıyla, saatler on ikiyi gösterdiğinde; II. Kat koridorunda önce uzun boyuyla dikkat çeken büyücü belirdi; elbette Benjamin idi bu. Onun hemen ardından da güzelliğiyle gözleri büyüleyen cadı koridora adım attı; Ravenclaw'lu cadı kuşkusuz Anja'ydı. İkilinin birbirlerine attıkları tek bir bakış, birçok kelimeden daha açık ve netti. Benjamin, ona bakarken, bir anda garip bir hisse büründü. Yaşanan bu durum çoğu zaman oluyordu, Benjamin'de bunu yakın arkadaşlıklarına bağlayarak geçiştiriyordu, ama arkadaşlıktan çok daha ötesiydi bu. Uzun süre öylece bakakaldıktan sonra, Anja onu kendisine getirdi. "Gitmiyor muyuz?" O güzel sesi duyduktan sonra, yüzüne bir tebessüm yerleştirdi ve Anja ile beraber, biraz ilerlerinde bulunan Alex'i izlemeye başladı. Acaba bu yılan, ikilinin kendisi hakkında neler plânladığını bilseydi, o an nasıl bir davranış sergilerdi? Bu saçma soruyu zihninde attı ve kütüphaneye ilerledi.

Kütüphaneye ulaştıklarında çevredeki herkese göz gezdirdi; Carmelita'yı gördüğünde yanına gitmeye niyetlendi, fakat tam o sırada Alex'in kızın yanına yaklaştığını gördü. Bu çocuğun amacı ne? İkiliye belli etmeden biraz daha yaklaşmaya niyetlendi, ses çıkarmadan, eliyle Anja'ya işaret yaptı. Yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı... Kitap yığınları sayesinde gizlenebildiği bir kısma geldi. Biraz olsun konuşulanları duyabiliyordu. "...hiç bilgiye aç bir tip göremedim. Ve adını sorduğumu hatırlamıyorum. Benim için önemsiz olan şeyleri dile getirmeyi sevmem de." Bravo Carmy! Carmelita'nın bu sözlerini sanki kendi söylemişçesine keyif almıştı. Gülme seslerinin ikiliye ulaşmasından korkatak, eliyle ağzını kapattı ve onları dinlemeye devam etti. "...sanırım birileri bizi sihirle bağlamış, yani demek is..." Konuşmanın havası bir anda değişmişti. Ne sihrinden, ne bağından bahsediyordu bu çocuk? Carmelita'ya yakınlaşmak için saçma bahaneler uydurduğunu düşündü yine ve içindeki o sakin duran nefret duysunu ortaya çıktı. Hemen Anja'ya bir işaret yaptı, kız Benjamin'in ne demek istediğini anlatığını belirtircesine kafa salladı. Genç çadının asasını çıkardığını ve fısıldadığı büyü ile Alex'i sırılsıklam ettiğini gördü. Lachowski'nin öfkeye bürünen yüzünü gördükten sonra gülmemek mümkün değildi. Yine de Albert kendine hâkim oldu ve asasının hızlı bir hareketiyle Alex'in alnında 'Aptal' yazısını oluşturdu. Belki de Slytherin'li bu yazının farkına bile varmamıştı; öfkeyle Anja'ya bakmaya devam ediyordu. Albert, Alex'in önüne geçti ve inadına gülümseyerek, kütüphanedeki herkesin dikkatini çekecek şekilde bağırdı. "Sürpriz!"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Cornelia Sofie Isis

Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.
avatar



Mücadele Tarafı : Golgi cisimciği.

MesajKonu: Geri: Kopmuş Bağların Efsanesi.   C.tesi Tem. 10, 2010 9:23 pm

Çatal bıçak sesleri bu güzel sabahta açan parıl parıl parlayan güneşin pencereden süzülmesiyle kendini hissettirmiyordu bile. Sessizlik ve yalnızlık en çok istediği şeydi ancak bunlara sahip olamayacağını, bunlara sahip olsa bile bu duygularının uzun ömürlü olmayacağının bilincindeydi. Her hareketini, her konuşmasını kendisini sürekli yanında tutan ikizinin yanında yaptığında biraz daha sade konuşuyordu. Konuşmalarındaki samimiyetleri, jestleri ve güzel olan her şeyin dozunu biraz azaltması çok olası oluyordu. Eğer herhangi birisi ona biraz sıcak davrandığında kendisine sıcak davranan kişinin akıl sağlığının korunması konusunda şüphe duyuyordu ve ikizinin bakışları her daim üzerinde olduğu için rahatsızlık duyması çok da normal sayılırdı. O tam düşünceleriyle boğuşup çevresinde kıtlıktan çıkmış gibi yiyen arkadaşlarını izlerken omzuna değen elle ürpermesi bir olmuştu. Kulağına fısıldanan kelimeler yeni bir haylazlığın daha olduğuna dair onu güzel bir şekilde bilgilendirirken onunla konuşan kişinin kim olduğunu öğrenmesi için arkasına dönmesine gerek yoktu. Onunla konuşan ve ikizinin huyunu bildiği için aniden ortadan kaybolan kişi elbette Albert'dan başkası değildi. Sessizce iç çekerken tabağına birkaç lokma kurabiye aldı ancak yemekten çekinerek içi çay dolu olan bardağından bir yudum aldı. Herkese özür diler gibi bakarak Albert'in arkasından kimseye çaktırmadan gitmeyi planlarken sessizce masadan ayrıldı ve düşüncelerini ayaklarına döküverdi.

Ancak dışarıya çıktığında kenarda onu bekleyen Albert'la karşılaştı ve onun planını son noktasına kadar dinlemeye koyuldu. Onun planını ayrıntılarına kadar dinleyip benimsedikten sonra büyük bir içtenlikle cevap verdi: '' Tamam, on ikide. '' Böylelikle Albert'in yanından uzaklaşarak, elindeki defterin arasından günlük ders programına şöyle bir göz attı ve tüm koridor boyunca ilerleyerek sırayla onu bekleyen sıkıcı maratona kendini bile bile soktu.
* Üçüncü Dersin Sonu, Öğlen Arası *
Üçüncü ders bittiğinde Anja, sıkıntıdan uflayıp puflayarak derslikten dışarı ilk fırlayan kişi olma ünvanını kazanmıştı. Asla çok iyi bir öğrenci olamamıştı, kesinlikle ortalama bir öğrenciydi ve iyi bir öğrenci olma gibi bir takıntısı da yoktu. Böylelikle koridor boyunca ilerleyerek Albert'a söz verdiği üzere saat on ikiyi iki dakika geçen onunla bulaşacağı koridora geldi. Onu orada gördüğünde ise hiç şaşırmadı, Albert ne kadar erkenciyse Anja da o kadar dakikti. Birkaç dakikayı önemsemiyor, hiçbir yere de erken gidemiyordu. Albert'i gördüğünde kalbi her zaman onu gördüğünde çarptığı gibi çarptı, ona attığı her bakış ona söylediği sözcüklerden daha çok şey anlatıyordu. Onlar yıllarca bunu arkadaşlıktan sanırken aslında tüm bunların altında yatan çok başka sebeplerin olduğunu çok açıktı. Beklemekten sıkıldığı için melodimvari sesiyle birkaç kelime söyledi: '' Gitmiyor muyuz? ''

Sözleri üzerine karşısındaki çocuğun yüzündeki tebessümü görür görmez bir benzerini de kendi yüzüne yerleştirdi ve onu soluna alarak kütüphaneye gitmeye başladı. Bir yandan dostuyla yaptığı tüm haylazlıklara bayılsa da bir yandan da bunların sonucunun ne olacağını merak ediyordu. Kimseye karşı bir gıcıklığı, bir ayrımı olmasa da safi haylazlıklara bayıldığı için bu işlere girişiyordu. Tamamen Albert'in işaretleriyle hareket etmenin kısıtlılığıyla yaşamaya asla alışamayacağını düşünürken Carmelita ve Alexander'in konuşmalarına gizlice kulak kesilmek adına Albert'in arkasından kitap yığınlarının arasına doğru yürüdü. Nefes alabileceği bir kısımda bekleyip karşısındakilerin konuşmasını dinlerlerken kalbi küt küt çarpıyordu. En iyi dostuydu Carmy ve Alex'in bir bağdan bahsettiğini duyduğunda bir an duraksar gibi oldu, öyle ki Alex'in Carmy'den hoşlandığını ve bu bağ olayını da uydurduğunu düşünür gibi oldu. Alttan alttan sırıtırken insanların daha güzel sebepler uydurması gerektiğini düşünür gibi oldu. Büyük ihtimalle bunları uyduruyor, böyle bir şey olsaydı bunu kesin bilirdim. Yanındaki çocuğun son işaretiyle cebindeki asasını çıkardı ve karşısındaki çocuğa doğrultarak fısıldadı: '' Aguamenti. '' Asasının ucundan fışkıran sular doğrudan Alex'i isabet aldığında kimliklerinin deşifre olduğunu anlayan Albert ve Anja kitap yığınlarının arasından sıyrılarak ortaya çıktılar. Anja doğrudan Carmy'nin yanına giderken hala Alex'in kötü bakışlarına marus tutuluyordu, kaçmak ister gibi Albert'a bakarken Alex'in henüz alnına salak yazıldığından veya yazılacağından haberi yokmuş gibi gözüküyordu. Sessizce gülümserken tüm kütüphane Albert'i bağırışıyla resmen inledi: '' Sürpriz! ''
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Alexander Lachowski

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Çıkarları doğrultusunda.
Kan Durumu : Safkan
Patronus : Engerek.

MesajKonu: Geri: Kopmuş Bağların Efsanesi.   C.tesi Tem. 10, 2010 11:58 pm


    Neden bu kadar karışık olmak zorunda ki?


Kopmuş bağlar yeniden onarılmak için çalışmalar başlamış, etkileşimler hız kazanmıştı. Fakat bundan habersiz olan kişiler karakteristik özellikleri ile birbirlerine itici geliyorlardı. Nasıl olurda bu büyücü ve cadı efsanenin ana kahramanları olabilirdi ki? O yapılan ayinden sonra tüm cadılar ortadan kaybolmuş ve asırlarca birbirlerinden haber alamamışlardı. Alex’in büyük büyük babaannesi bu durum hakkında bir şeyler bulmuştu. Yapılan büyü oldukça başarılı olmuştu ancak bu güç kısa bir süre için kontrolden çıkmış ve tüm cadıları farklı yerlere savurmuş, beyinlerinde kalıcı bir hasar oluşturmuştu. Yani tüm bu olanlar unutulmuş sadece bir kişi unutmamıştı. Kısa bir süre sonra tüm cadıları aramaya başlayan beden, gücünü kaybetmiş ve aramasını son vererek eve dönmüştü. Artık son günlerini yaşayan beden, tüm bildiklerini bir günceye yazmaya başlamış ve nesillerce aktarılmasını istemişti. Boynundaki güçlü tılsım ile son günlerini uzatmış ve ondan destek alarak hayatta kalmıştır. Fakat bir süre sonra bu da yeterli olamamış ve tılsımı güncenin içine bırakarak bir not iliştirmişti; İçindeki güce inan, sana yardım edecektir…

Asırlarca bu olay Lachowski ailesi tarafından bütün fertlere aktarılmıştır. Ancak sadece bir kişiye aktarılamamıştır o da; Alexander… Bu asi genç ailesinin eski olaylarına hiç aldırmıyor, onları sadece saçmalıktan ibaret olduğunu düşünüyordu. Babasının zorla taktırdığı kolye ile dolaşmaya başlayan Alex, o garip kolyenin ne işe yaradığını öğrenmek istiyordu fakat kimseye bir şey söylemiyordu. Kolye; içinde kan kırmızı bir taş ile dolu olan ve çevresi kaplamaya çalışan damarlar, ufak bir yeri açıkta bırakıyordu. Bu tılsım ona fazla ilgi çekici geliyordu ancak bunu önemsememeye çalışıyordu her zamanki gibi. Rusya’da yaşayan Lachowski ailesi, tüm zamanlarını eski efsane için harcıyorlar ve kanıt bulmaya çalışıyorlardı. Son zamanlarda belli bir yerde yoğunlaşmışlar ve efsanenin başladığı yer olan İngiltere’de araştırma çalışmalarını sürdürmüşlerdi. Kısa bir süre sonra ellerinde somut bir kanıt bularak Alex’i İngiltere’ye göndermişler ve oradaki büyücülük okuluna vermişlerdi. Ailesinin isteklerine olumlu tepkiler vermeyen asi genç zorla da olsa ufak bir çıkar hesabıyla kabul etmişti. Bu çıkar ile Hogwarts’a gelmiş ve orada ailesinden uzak bir hayat sürmeye başlamıştı. Ancak hayatı düşündüğünden daha farklı bir hale gelmeye başlaması bazı sorunların oluşmasına neden olmuştu.

***

Kütüphane’nin ortasında duran iki siluet birbirlerine ciddi bakışlar eşliğinde bakıyorlar, patlamaya hazır bomba durumundaydılar. Evet, Alexander eski saçmalıklara inanmıyor ancak içindeki bir dürtü bu saçmalıkları inanması gerektirdiğini söylüyordu. Carmelita’ya yaklaşmak için bunun gibi bir plan hazırlamış ve uygulamaya başlamıştı. Carmelitaya söylediklerine kendi de inanmıyordu ancak her ne kadar cadıyı inandırmaya çalışsa da aslında bir nevi kendisini de inandırmaya çalışıyordu. Kızgın bir ifadeyle cadının koluna yapışmış, sıkıca tutuyor, gitmesini istemiyordu. İçinde durdurulamayan bir fırtına başlamış, giderek şiddetlenmişti. Artık Carmelita’ya duyduğu o garip hisse bir isim getirmişti ancak bunu kendisine bir türlü söyleyemiyordu. Kalbinin hızla çarpması, her zaman onu görmek istemesi, yanından bir an bile ayrılmak istememesi her şeyi açıklıyordu. Bu olayın biraz garip kaçtığı doğruydu, yani birden âşık oluvermesi. Fakat bu büyücü ve cadı yıllar önce birbirlerine bağlanmış ve şimdi bu bağ kuvvetlenmeye başlamıştı. Kafasını sallayarak karşısındaki cadıya bakmaya başlamış, ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştı.

Tüm fonksiyonları belli bir noktaya odaklandığı için çevresinde ne olup bittiğini bilmeyen beden, hazırlıksız yakalanarak içeriye giren öğrencilerin saldırısına maruz kalmıştı. İlk öğrenci su fışkırtma büyüsü yapmış ve bir anda şaşıran Alex’i sırılsıklam bırakmıştı. Hemen ardından diğer öğrenci çıkmış bir şeyler geveledikten sonra haykırmıştı. Ne sürprizi be seni ahmak! Diye iç geçirdikten sonra Carmelita’nın kolunu bırakarak asasını kavramıştı. “Sen kim oluyorsun da bana su fışkırtıyorsun!” diyerek delici bakışlarını içeriye yeni giren cadının üzerine odakladı. Ardından diğer öğrenciyi gören Alex, bakışlarını büyücüye çevirdi. “Ahh sizi ahmaklar!” diyerek asasını kaldırdı. “İncarcerous!… Levicorpus!” diye haykırarak peş peşe büyüleri yolladı. İlk büyüsünü cadıya göndermiş, ellerini ve ayaklarını bağlamk istemişti. Diğer büyüsünü erkek büyücüye yollamış ve onu tepetaklak etmek istemişti. Ardından yapacağı büyülere karşılık veremeyeceklerdi. İçinde patlayan volkan, tüm nefretini dışarıya kusmak için son hazırlığını yapmak üzereydi. Zaten bulunduğu durum oldukça karışık olması kendisini deliye çeviriyordu. Saçmalıklara inanıyor muydu, yoksa inanmıyor muydu? Çelişki içersinde kalan beden gönderdiği büyülerin hedeflerine hızla ilerlemesini izlerken güçlü bir ses kulağında patladı. “PROTEGO!” Gözlerini yanında duran Carmelita’ya çevirdi ve elindeki asası gözüne çarptı. O büyüyü cadı mı yapmıştı? Ufak bir hayranlık duygusuna kapılıp gözlerini kapatıp açtıktan sonra kendisini yeniden eskisi gibi ciddi ve umursamaz ifadeye büründürdü. “Sen ne yaptığını sanıyorsun Alexander, sen kim benim arkadaşlarıma büyü yapmak kim!” diyerek nefret dolu bakışlarını Alex’e çevirdi. Ah lanet olsun, çok korumacı çıktı! İç sesiyle geriye sindi ve “Onların yaptığına ne demeli!” diye haykırdı. Asasını kendisine çevirdi ve ıslanan vücudunu kuruttu. Ancak kendisine yapılan bu olayı unutmayacak, hak ettikleri cezayı alacaklardı.

Artık buradan gitme vakti gelmişti, içerdeki havayı bozan mahlûklar ayak basmışlardı. Onlarla tekrar hesaplaşacaktı ancak şimdi iyi çocuk rolü yapmak zorundaydı. Yüzünde oluşturduğu sinsice gülümsemenin ardından Carmelita’ya dönerek “Sana anlatmak istediklerimin hepsi doğru bunu sende göreceksin ve buna ister inan ister inanma!” dedi. Ayaklarını hareket ettirerek diğer öğrencileri görmezden gelerek ilerlemeye başladı. Tam kapıdan çıkmak üzereyken erkek büyücünün bir şeyler dediğini duydu “Seni iğrenç, atadam bokunu alda gereken gediğe sok!” Bu sözleri duyan Alex, sakin bir şekilde arkasını döndü ve bu sefer büyüyü yapacağına inandı. Hey pisicik hani senin kuyruğun nerde, evde mi kaldı aaa, ben sana yardım edeyim… iç sesi ile asasını havada salladı ve sihirli sözcükleri söyledikten sonra Albert’e doğru itti. Evet, tam istediği gibi olmuş ve pisiciğin arkasında iğrenç bir kuyruk oluşmuştu. Olacakları izlemek için kendisini gizleyerek, içeride duran öğrencilerini gözetlemeye başladı.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Carmelita D'alora

Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.
avatar



Mücadele Tarafı : Redimus.
Kan Durumu : Melez.
Patronus : Su Samuru.

MesajKonu: Geri: Kopmuş Bağların Efsanesi.   Salı Tem. 13, 2010 2:38 pm

Az önce kütüphanede tek bir yaprak kımıldamazken şimdi her yerden bir baş çıkmaya başlamıştı. Bu ani kalabalığın nereden geldiğini pek çözememişti Carmelita. Ancak Albert ve Anja ortada belirdiği ve Alex'i sırılsıklam edip birde alnına hiç olmayacak bir şey yazıldığını görünce her şey daha da anlamlı hale gelmişti. Bir eşek şakası daha. Kalabalığın çıkardığı uğultuyu kahkahalar bastırmaya başlamıştı. Kız, bu durumun ne kadar yanlış olduğunu düşünse de ortada gerçekten komik bir şeyler olduğu için kendini dizginleyemedi ve kahkahayı basıverdi. Alex'in bunu fark etmemiş olmasını diliyordu. Hem fark etse ne olurdu ki? Bu yabancının onu böyle derinden etkilemiş olması, ona inanmak isteyişi, hiç iyi değildi. En azından doğru şeyler değildi. Az önce söylediği sözler zihninde oradan oraya koşuşturuyordu. Seni uzun zamandır beri tanıyormuşum gibi geliyor… Sanırım birileri bizi sihirle bağlamış… Bu gerçekten mümkün olabilir miydi? Sonuç olarak Carmelita’da Alex’i daha önceden tanıyormuş gibi hissediyordu. Daha kendinin bile kabullenemediği bir güven hissediyordu ona karşı. Aynı şekilde hiçbir zaman ortaya çıkmasını istemediği farklı şeylerde. Uzun zamandır yoksun olduğu bir duyguydu bu. Tadını unuttuğu, alışılmışın dışında yer alan bir şey. Ancak nasıl olabilirdi. Onu ne kadar tanıdığını düşünse de ilk kez görmüştü. Bunun aksi söz konusu bile olamazdı. Kendi düşüncelerinin içinde boğulduğu sıralarda ani bir dalgayla tekrar kendine geldi ve ortamın hiç beklenmeyen –aslında beklenilen- bir hal aldığını gördü. Aniden sağ cebinden çıkarttığı asasıyla büyüyü haykırarak dile getirmiş, asasından çıkan ışık huzmesiyle, gücün hem kendi bedenine ulaştırdığı sıcaklıkla, hem de yabancının yaptığı büyüleri engellemiş olmanın kıvancıyla doldu. Refleks. Bu konuda gayet iyiydi. Bu yabancı sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Dostlarına asa doğrultmanın ne demek olduğunu biliyor muydu bu? Haklı olup olmaması bir şeyi değiştirmezdi, asla. Düşüncelerini sesli bir şekilde dile getirdikten sonra gerindi ve yanına gelen Anja’nın elini sıkıca tuttu. Bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. Aslında Albert ve Anja’nın ortaya hiç çıkmamış olmalarını dilerdi. Yani ikisi, Alex ve Carmelita yalnızken daha iyi anlaşıyorlardı. Ve o kadar yakın durmayı bile başarmışken…

Kulağına fısıldanan birkaç kelimenin birleşimiyle oluşan anlamlı cümleyi birkaç kez zihninde tarttı. Her şeye öyle kolay kolay inanan bir tip değildi. Olmayacaktı da. Ortaya atılmış bir eski efsane zamazingosu vardı. Bunu araştırmalıydı. Gerçekte böyle güçlü bir bağ varsa, daha hiç tanışmadığın kişileri tanıyormuş gibi hissettirecek kadar büyük bir bağ, o zaman çok rahat bilgi edinebilirdi. O anda aklına az önce –belalar onu bulmadan önce- bulmuş olduğu kitap geldi. Deri kaplamalı kitap hala masanın üzerinde duruyordu. İstediği bilgi bunda olmalıydı. Asırlardır dilden dile yayılmış efsaneler. Kitabı oradan almak için hareket ettiğinde Albert’ın kaba sözcükleri kulaklarını doldurdu. Bu büyücü hiç uslanmayacaktı. Şimdi durduk yere, tekrardan, olay çıkartmanın ne manası vardı ki? Lakin Alex pek önemsemiş gibi görünmüyordu. Onlardan uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmak istiyor gibiydi. Kendisi için doğru olan şeyleri biliyor. Gergin bakışları Albert’a yöneldiğinde arkasında durmadan kımıldayan, tüylü bir şey gördü. Göz kapaklarını bir iki kez açıp kapattıktan sonra dostunun yanına doğru ilerleyerek omzunun üstünden, arkasına baktı. Tam kıçında, uzun, tüylü bir kuyruk sallanıyordu. Ve o dizginleyemedi kahkaha krizinin içindeydi, tekrar. "Albert, yeni eklentini çok beğendim."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sihirdunyasi.roleplaylife.net/lejant-f86/carmelita-d-alor
 

Kopmuş Bağların Efsanesi.

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

 Similar topics

-
» 10 Ağustos 2010 İddaa Futbol Maç Sonuçları (10.08.2010)
» 26 Ağustos 2010 İddaa Futbol Maç Sonuçları (26.08.2010)
» 11 Şubat Ecw Maçları
» 4 Ekim RAW Sonuçları
» WWE Champion Kemer maçı

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Kurgular Sayfası-