AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
Son Konular
Konu
Tarih
Yazan
Yabani Otlar
Bir Kulüp Mü Kuruluyormuş | Bir Tıkla Bakalım!
- Duyuru Panosu -
Işık Tapınağı
Model Değiştirme
Model Başvuruları
Debbie'nin Grafik Galerisi *yeni
' Cuteness s i g n a t u r e s.
La Révolte
Özel Model Başvuruları
Salı Mart 15, 2016 10:01 pm
Ptsi Şub. 22, 2016 12:43 am
C.tesi Ekim 02, 2010 11:08 am
Perş. Eyl. 30, 2010 11:07 pm
Perş. Eyl. 30, 2010 10:04 pm
Perş. Eyl. 30, 2010 6:40 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 8:37 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 8:25 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 6:13 pm
Çarş. Eyl. 29, 2010 4:35 pm
Astrid Arceron
Darence Elias
Cecil Arwen Dorofee
Foren Alator
Nadia Beauvoir
Harley McMannon
Rosalindie Meinhard
Rosalindie Meinhard
Aurora Clothilde
Savannah Claire Madden


Paylaş | 
 

 Son İçki Yok!

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Sayfaya git : 1, 2  Sonraki
YazarMesaj
Stanley Beljean

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Fıratizm ~
Kan Durumu : Akışkan.
Patronus : Mamut.

MesajKonu: Son İçki Yok!   Salı Tem. 27, 2010 2:10 am


Oyuncular: Ravenclaw ahalisi.
Kurgu: Quidditch Kupası'nı son anda kaybetmenin verdiği hüzün ve bu hüznü dağıtmaca...
Zaman: Pazar, akşam yemeği sonrası. Saat 21.00 suları.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sihirdunyasi.roleplaylife.net/lejant-f86/stanley-beljean-
Stanley Beljean

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Fıratizm ~
Kan Durumu : Akışkan.
Patronus : Mamut.

MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   Salı Tem. 27, 2010 2:11 am

Elleri titrerken iki şişenin birbirine çarpmamasını sağlamak hiç kolay olmuyordu. Neyse ki her zaman için yanında beliren en iyi dostu Ilmari, bu işi asasının tek bir hareketiyle şişeleri havada götürerek ona yardım ediyordu. Kahverengi, uzun sayılabilecek saçların altındaki taze beyin, bugün ne türlü düşünüyordu da parlak yeşil gözleri bu denli buğulu ve bilmeceliydi? Sorun ya da düşüncelerin odak noktası Nerola mıydı yoksa bambaşka bir konu olan verecekleri anlaşmalı parti mi? Bunu bilememek insanı öldürüyor olsa da Ilmari’nin keyfini bozmamak adına hiçbir şey söylemiyordu. Aynı düşünceli durum kendinde olsa ve bu konu da bir dizi soru sorulup başının eti yense Stanley, kendini kötü hisseder ve bir şeyleri parçalama arzusu saçlarından çekiştirirdi. Bu seferlik Ilmari’ye hiçbir şey sormamış, sadece şişeleri taşımasına yardım etmişti. Tabii ki buna ihtiyacı yoktu, fakat yine de iki asa bir asadan üstündü ve o muzip tebrikleri Ilmari’nin tek başına toplamasına izin veremezdi. Bu kardeşlik yasasına –ki öyle bir yasa bile yoktu bu tamamen onların uydurduğu bir şeydi- aykırıydı.

Zindanların soğuk havasını terk ettiklerini bildiren giriş katındaki zıt ısı sayesinde iliklerine kadar ısınmıştı. Birbirine zıt olan bu iki mekânın aynı bina içinde birbirine çok yakın olması mimari açıdan olası bir durum muydu? Oldukça saçma bir düşünce olan bu zıtlıklar ilişkisini başından savmak adına gözlerini kapatıp başını hafifçe arkaya doğru salladı. Tam da bu sırada Anita ile Bradley, hararetli bir şekilde bir şeyi tartışarak Stanley ve Ilmari’nin bulunduğu yere doğru geliyorlardı. Ilmari, bu ikiliyi fark etmeden içkileri Kupa Salonu’na götürmeye devam ederken Stanley, ikisini beklemek adına olduğu yerde biraz oyalandı. Asası hâlâ birkaç şişeyi havada tutuyordu, hâlâ elleri titremekteydi. Beklemekten sıkılmışa benziyordu ki bu tezi çürütmeyecek bir eylem olan göz devirme işlemini de yapmıştı. Neyse ki çok geçmeden iki genç yanlarına gelmişti. Tartışmalarını Stanley’den bir-iki adım ötede bitirmişlerdi.
“İkinizin, sevgililere yaraşır bir biçimde tartışmaktan ne zevk aldığınızı sorabilir miyim?” Alaylı tını sorusunun her kelimesinde hissediliyordu. Çarpık gülümsemesi çehresine yerleşince Bradley’e dönerek sol kolunu onun omzuna attı. “Maça çıkıp çıkmayacağımı sorduğunda verdiğim akılsızca cevapların cezasını aldınız mı Bay Blythe?” Suçu üzerinden atmaya çalışan bir ses tonuyla ekledi. “Ben demiştim, beni oyuna alırsan hoş olmayan şeyler başına gelir diye.” Sağ eliyle hâlâ içkileri havada tutuyordu. “Nasılsın Anita? Heyecan var mı?” Birden bire konuşmanın yönünü değiştirmeyi seviyordu. Huyu kurusun.

Kupa Salonu’na vardıklarında Ravenclaw’ların dağıtmaya bu kadar meraklı olduklarını bilmiyordu. Tanıdığı tanımadığı bütün Ravenclaw öğrencileri gelmişti. Ortak salonda havaya bıraktığı alevli ‘Büyük bir parti, Kupa salonunda.’ yazısı tüm kartalların dikkatini çekmişti demek ki. Kupa Salonu, parti vermek için ideal bir mekân mıydı, tartışılırdı ama iyi bir gönderme olduğu kesindi. Göndermenin kime olduğu ise tartışılırdı. Ravenclaw’un gözü pek kaptanı Bradley’ye mi, yoksa son anda avuçlarından snitchi kaçıran Ilmari’ye miydi? Gönderme her kime olursa olsun, bu akşam Ravenclaw’ların eğleneceği su götürmez bir gerçekti. Son haftaya kadar şampiyon olup son maçta kaybetmeleri, kupaya veda etmelerini gerektirmiş, bu da herkesin içinde olan şampiyon havasını bir anda söndürmüştü. Bradley’nin hissettiği hayal kırıklığını tahmin bile edemezdi. Fakat ne yapabilirdi ki? Son anda Madden’ın avucuna konmaya karar veren altın şeytanda değil miydi suç? Başını iki yana sallayarak suçluyu aramaktan vazgeçti. Bu gece, tam bir dağıtma gecesi olacaktı ve eğlencenin ortasında bırakıp gitmek yoktu. Yani, ne olursa olsun son içki diye bir şey olmayacaktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sihirdunyasi.roleplaylife.net/lejant-f86/stanley-beljean-
Bradley John Blythe

Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.Şu an Muggle'sınız. Lütfen bir rütbe edinin.
avatar



Mücadele Tarafı : Irené
Patronus : Kartal

MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   Salı Tem. 27, 2010 3:01 am

"Hayır, imkanı yok." dedi bezgin bir şekilde. "Tamam devlerle insanların çocukları olabiliyor ve yarı-dev olarak adlandırılıyorlar. Ama onuncu kez tekrarlıyorum, bir devle bir atamın çocuğunun hem dört ayaklı hem de kocaman olması mümkün değil." Bezgin bir nefes aldı cadının ısrarı karşısında. Akşam yemeğinden sonra Anita ile bu konuyu tartışmaya başlamışlardı. Kızın ısrarı karşısında pes edip kabul edecekti neredeyse ısrarını. Kendisine nereye gideceğini sormadan değişen merdivenlere çıkan kızı takip etti. Haklı olsun veya olmasın, sıkılmıştı tartışmaktan. Tek kelime etmedi bu sefer onun konuyu devam ettirmeyeceğini umarak. Merdivenin kendisini nereye götüreceğini bilmiyordu, ancak yukarı çıktıkları sürece hangi koridorun önünde duracakları sorun değildi. Hogwarts içinde bir yere gitmenin en sancılı yoluydu bu merdivenler. Hele ki gittiğiniz yer en üstteki kuleler ise, gerçekten çekeceğiniz çok şey vardı. Merdiven durduğunda koridora baktı. Ilmari ile Stanley ellerinde şişelerle bir işler çeviriyorlardı. Oraya doğru ilerledi Anita'nın sözcükleri kulağına çarparken. Onları anlamlandırmasına fırsat vermeden Stanley konuşmaya başladı.

Büyücünün ilk sorusu şaşırtmıştı Bradley'i. Eğer böyle bir sevgili olsaydım, Irené'le birbirimizi çiğ çiğ yerdik, diye geçirdi içinden gülümseyerek. İkisinin arasındaki şeyi düşündükçe, Stanley'nin sorusu gülünç gözüktü gözüne. Irené ile aralarındaki bağlantı, kimsenin anlayamayacağını düşündüğü kadar yoğundu. Özellikle Tılsım dersinde yaşananlardan sonra, Bradley onunla paylaştıklarının sevgiyle sınırlı kalmadığına, bunun çok ötesine geçtiğine inanmaya başlamıştı. Stanley'nin ikinci sorusundan sonra kaşları çatıldı büyücünün. "Bir sonraki sezonda takımda yerin hazır. Korkunu yenmek için şimdiden çalışmaya başlasan iyi olur." dedi çatılan kaşlarını gevşetip yüzüne bir gülümseme takınarak. Stanley'nin yükseklikten korktuğunu inanmıyordu tam olarak. Tamam, normal zamanlarda korkuyor olabilirdi ama nasıl bir çılgın yapamayacağını bile bile arayıcı olurdu ki? Hem Stanley o maçta gerçekten çok iyi oynamıştı. Onun sayesinde şampiyonluğu o kadar süre kovalayabilmişlerdi. Gerçi altın topun cilvesi yüzünden son maçta kaybetmişlerdi ya, bu da içini sıkan başka bir konuydu.

Stanley'nin Anita'ya sorduğu soru üzerine düşüncelerinden uzaklaştı. Demek Anita neler döndüğünü biliyordu. Kendisi akşam yemeğinden sonra Ortak Salon'a çıkmayıp, bunun yerine o zamanı göl kıyısında Irené'le geçirmişti. Dörtlüden neler döndüğünü bilmeyen tek kişi olduğunu düşünerek sıkıntılı bir nefes aldı. Sonuç olarak öğreneceğiz, diyerek takip etti diğerlerini. Kupa Salonu'na girdiğinde binasından o kadar kişinin orada olduğunu görünce şaşırdı. Normalde her şeyden haberdar olmayı seven kendisi, bu sefer bütün organizasyondan habersizdi. Neler döndüğünü idrak ederken, partinin Kupa Salonu'nda yapılması fikrinin güzel olduğunu fark etti. Madden Snitch'i yakalamasaydı, kupanın altındaki isimler kendi isimleri olacaktı. Bunu düşünerek hüzünle gülümsedi ve boş bardaklardan birini alarak Stanley'nin yanına gitti ilk bardağı içmek istediğini belli edercesine. O gece içtikçe daha eğlenceli olacaktı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Donna Day

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Kan Durumu : Safkan

MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   Salı Tem. 27, 2010 6:27 am

Güneş, etkisini yitirmeye başlamıştı. Büyük salon, şamdanların yumuşak ışığıyla parlıyordu. Önündeki tavuğa adeta gömülmüştü Persephone, üç gündür bir şey yemiyordu. Sadece Olivia'yla girdikleri iddia yüzünden. Genç kız eğer iki günden fazla aç kalabilirse, Olivia pazar gecesi ona bir şişe viski vereceğine söz vermişti. Midesine düşkün Persephone için hayatının en zor anları olmuştu; ama iddialar konusunda deli olabiliyordu. Önüne düşen bir tutam saçı geriye attı ve karnı şişene kadar yemeye devam etti. Tavuk buttan geriye kalanın sadece kemik olduğuna emin olana kadar didikledi. İnanılmayacak bir hızda yemesi, üzerinde bir sürü bakış hissetmesini sağlamıştı. Başını kaldırdı ve bakanlara gözlerini kısarak baktı. Ne yani, hiç aç kalmamışlar mıydı? Tam yemeğine geri döndü ve önündeki şekerlemeli keklerden birini ağzına atmaya yeltendi ki, arkaya çekildi. Minik kekin kreması burnuna bulaşmıştı. Çekenin Olivia olduğunu farkettiğinde ise, az önceki bakışını attı. Abartılı bir sesle azarladı onu. “Hayvan! Yemek yiyorum, görebiliyorsun değil mi Olivia?” Bugün kısık bakışını görmekten haz duyan çok kişi olmalıydı ki, yeniden bakan herkese aynı şekilde baktı. Genç kızın kırılmayacağını biliyordu, ağır tepkilerine beş senedir aşinalaşmıştı ruhu. Genç kızın kıkırdamasının nedenini anlamadı önce, ardından kızın küçük burnunu sıktı ve kendi burnundaki kremayı, masadan aldığı peçeteyle temizledi. Olivia'nın söyleyecek bir şeyi olduğunu rahatça anlamıştı. Duygularını göz önünde yaşayan kızın bacakları titriyordu. Tam ne diyeceğini soracakken, kızın suratını heyecanlı bir ifade bürüdü. Sesi de ifadesinden farksızdı, mutluluk net seziliyordu. “Parti varmış!” Olivia'nın gözlerinin parlaklığı, Persephone'un gözlerine yansıdı, adeta taştı. İçki içecekleri doğruydu; ama geniş ortam ve dans, mükemmelliği sağlayan önemli iki unsurdu. Parti demek, daha fazla içki demekti ve Persephone'u gayet tatmin etmişti. Dudakları sinsi bir gülüş etkisiyle gerilirken, aklına gelen ilk ismi vurguladı. “Stan?” Olivia, çikolata havuzuna düşmüş bir bebek gibi sırıttı, başını olumlu anlamda salladı ve tereddütsüzce ekledi. “Ve Ilmari.” Şaşırması mı lazımdı? Duymaya alışık olduğu isimler memnuniyetini arttırdı. İşin içinde o ikili varsa, eğlenmek bir garanti hâline bürünmüştü. Ağzını açtı, sol gözünü kırptı ve yumruk yaptığı elini sevinçle kaldırdı, ardından indirdi. İkilinin coşkularını ifade ettikleri yöntem, dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyordu. “İşlerini biliyorlar.” Cümlesini bitirdikten sonra, Olivia'nın koluna girdi ve yatakhaneye yürüdüler.

Persephone, cübbesindeki kırıntıları en az bininci kez temizledi. Yatakhane bomboştu. Bu gerçekten garip bir durumdu, normalde tıkış tıkış olan odanın, bomboş olması olası değildi. Parti yüzünden olmalıydı, erkenciydiler. Saat dokuzda parti olur muydu hiç? Aynanın karşısına geçti ve saçını güzelce taradı Persy. Omuzlarından dökülen ve beline kadar ulaşan saçlarını düzeltmek zor olsa da, Olivia'nın yavaş olduğunu bildiği için acele etmedi. Göz kapaklarının en alt katmanına yavaşça çekti siyah göz kalemini. Hafif bir parlatıcıyla, Hogwarts'a uygun makyajını bitirirken, Olivia'nın elindeki şişeyi gördü. Çoğu zaman gereksiz şakalar yapsa da, mükemmeldi! Sözünde her zaman duran, dürüst bir kişiliği yanında, güzel sesiyle imrenilmeyecek gibi değildi. Genç kızın elindeki viski şişesini hemen kaptı Persephone. Tam inebileceklerini söyleyecekti ki, Olivia aklını okumuş gibi bir teklifte bulundu.
“Partiden önce biraz dağıtmaya ne dersin?” Kızla ifadeleri hep aynıydı. İkisinin de yüzünü bürüyen sinsiliğin ardından, hemen yanıtladı kızı. “Karşı koyamayacağım bir teklif derim, nerede?” Düşünmelerine pek gerek yoktu aslında. Her türlü pisliği yapabilmeye olanak sağlayan tek yer, üçüncü kattaki kızlar tuvaletiydi. Bunun bilincinde olan ikili, aynı anda bağırdılar. “Kızlar-” “tuvaleti!”

Kulelerde olmaları büyük bir dezavantajdı, üstelik merdivenlerin gazabı korkulacak türdendi. Elinde şişenin mantarını ağzıyla çıkaran Persephone, çıkan sesi duyunca sırıttı ve ağzına dayadı. Daha merdivenlerden içmeye başlaması, sendelemesine neden olmuştu. Olivia'dan destek alarak, tuvalete koştular. Sanki acelesi varmış gibi son hızda bitiriyordu şişeyi, Olivia kapana kadar. Genç kız, lavaboya yaslandı ve damlaları ağzına akıtırken, yüzündeki mayhoş ifade görülmeye değerdi. Persephone dudaklarına yayılmış olan viskiyi emerken, gözlerini kapamıştı. Hogwarts'ın hışmından kurtulduğunu gerçekten hisseden genç cadı, rahatlıkla ikinci lavaboya yaslandı. Hiç konuşmadılar, sadece kıkırdıyorlardı. Alkolün yakıcılığını genzinde hissetmek ve gözlerinin kayması, çığlık atma isteği uyandırıyordu onda. Etrafın dolu olup olmadığını bilmiyordu Persephone, koridoru inletecek bir çığlık patlattı. Olivia, şişeyi dudaklarından çekti ve kıkırdamaya devam etti. Yüzünü yıkamak için önüne döndü ve yüzüne çarpan suyla ayıldığını hissetti. Partiye ayık başlamalıydı Persy. Daha ilk andan sendelerse, dalga konusu olmaya zemin hazırlardı ki bundan hiç hoşlanmazdı. Olivia'ya çevirdi başını, her saniye bulanıklaşan ve ardından düzelen görüntünün sersemliği eşliğinde, gevşemiş vücudu etkisiyle, sersem bir ses çıkardı. “Üç tane kurbağa mı?! Olivia, kafam kadar güzel misin?” Kıkırdamalar, Olivia'dan gelen hıçkırıklarla bölündü. Yüzünü yıkamaya tenezzül etmemiş genç cadı, epey sersemlemişti. Elleri lavabodan kaydı ve bir an düşecek gibi oldu, ardından toparlandı ve kahkahaları eşliğinde bağırdı. “Kafandan daha güzelim, ben çok güzelim Persy!” Hıçkırıklar ve kahkahalar birbirlerini kovalıyordu. İkili duvara sürtünerek, merdivene ulaştılar ve kupa salonunun yolunu tuttular.

Şakaklarını ovdu Persephone, kendine gelmeliydi artık. Gözlerini kapayıp açtı, dinçliğini korumak için. Kendine gelmesini sağlayacak son nokta, Olivia'nın üstüne yığılması oldu. Başını, kızın boynuna dayamıştı ve bir şeyler mırıldanıyordu. Keşke hiç içmeselerdi. Ah! Hayır, bu cümleyi düzeltmeliydi. Keşke hiç gelmeselerdi. Kaliteli viski, partide içecekleri ucuz biralardan kat kat iyiydi. Yatakhanede onu uyutur ve içmeye devam ederdi. Hem de yalnız olacaklardı, daha güzel ne olabilirdi? Kızı yukarı taşıyacak gücü yoktu, bu yüzden kucağına zar zor aldı ve içeri girdiler. Ravenclaw öğrencileri adeta tıkışmışlardı kupa salonuna. Ellerinde kadehler veya şişeler tutan bina arkadaşları, iyi dağıtacaklara benziyorlardı. Onlara eşlik etmeyi gerçekten istese de, üzerine yığılmış Olivia, buna izin vermiyordu. Tanıdık bir sima aradı yardım için Persephone. Olivia'nın ağır olduğunu söylerse haksızlık etmiş olurdu; ama gücü, sadece küçük kız kardeşine yetiyordu. Derin bir nefes aldı ve Stanley gözüne çarptığı an mutluluktan dans bile edebilirdi, Olivia'yı taşımasaydı tabii. Kucağındaki kızı düşürmemeye dikkat ederek, sesini duyurmaya çalıştı çocuğa. “Stan, Olivia üzerime yığılacak. Yardım et!” Çocuğun ona koşarak, yardım etmesini bekliyordu Persephone; ama sadece hayal kırıklığıydı elindeki. Sesini işitmemişti bile çocuk, parti müzikleri neden hep son seste olurdu? Seslenmeye devam ederek, kendini paralamayacaktı Persy, duymayacağını biliyordu. Kucağından indirdiği kızı masaya dayadı ve yüzünü hafifçe tokatladı. “Kendine gel kurbağa kafa!”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Anita Farrel

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Miras kalan taraf; Karanlık
Kan Durumu : Safkan
Patronus : Vaşak.

MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   Salı Tem. 27, 2010 1:37 pm

Brad ile tartışmasına neden bu kadar saplandığını bilemiyordu ama bir katır denli inatçıydı. Ona göre at adam ile devin çocukları kesinlikle, istisnasız olarak dört bacaklı ve kocaman olmalıydı. Sonuçta insan ile devin birlikteliğinden doğan çocuk bir tarafın kısalığını öbür tarafın da devasalığını alarak ortalama boyda oluyordu lakin bu olay at adam ve deve indekslendiğinde iki tarafın da dominant özelliklerini, yani at adamın dört bacağını ve devin devasalığını almalıydı. Brad’in fişeklemesiyle başlayan bu küçük tartışma amansız bir çarpışmaya dönüşmüştü sanki. Anita bir süre sonra onun söylediklerini mantığına uyarlamamaya başlamıştı. Brad sadece inatçı bir edayla inkâr ediyordu gerçeği. Üstelik bir dayanağı da yoktu. Böylece ikili bir süre sonra sadece birbirlerini yalanlamaya ve kendi gerçeklerine tav olmaya devam etmişti. Brad’in son inkarı üzerine Anita merdivenlere ani bir dönüş gerçekleştirmişti. Nereye gittiğini kendi de bilmiyordu sadece ayaklarının götürdüğü yere gidiyordu. Yürüyen merdivende durduklarını altındaki hareketlenmeyle anladı, gergince kollarını göğsünde kavuşturup durmasını bekledi. Bu merdivenler küçük bir çocukken eğlenceliydi ama artık değerli hayatından zaman çalan adi bir hırsız gibi geliyordu Anita’ya. Merdivenlere gelen aklına lanet okudu. Kafasını hala at adam ve dev işi meşgul ediyordu. Konu genel kültür ya da ansiklopedik bilgi oldu mu Anita karşıdakini inandırana kadar canından bezdirirdi. Kimi zaman tekrar eden kelimeleriyle kimi zaman da iç bayan uzun cümleleriyle. Merdivenlerden aşağı baktığında o düşme korkusuna engel olamadı. Hafiften bir yükseklik korkusu olduğunu biliyordu ama asla bunun kendisini yenmesine izin vermemişti. Durduklarında dayanamayıp yeniden konuştu. “Bak at adam ile devin birliktelik düşüncesi bile çok saçma ama olduğu zaman genetik açıdan bask- “ Stan’in alaycı sesi cıvıldarken kelimeleri yuttu ve ilk etapta göremediği çocuğa yaklaştı. Doğrusu onu şimdi bulmayı beklemiyordu ama daha erken olması işine gelmişti. Şu tartışma sırasında zaman kavramından soyutlandığını da inkar edemiyordu. Planlı ve katıksız bir Ravenclawlı olmanın faydalarından biri de bilinçaltının bile sorumluluk yüzünden bastırılmış olmasıydı, kendisi inatçılığıyla savunduğu şeyin arkasında dururken planlarını gerçekleştirmek için bedeninin kendisini nereye götürdüğüne dikkat etmiyordu. Yine de buraya bilerek gelmemiş olduğunu ikiliye çaktırmadı, yüzüne yayılan kimsenin bilmediği bir şeyi bilen gülümsemeyi sığınmak için kullandı. “Brad bana katlanamazdı.” Diye cevap verdi, Stan’inkine benzer alaycı tınıda. Gerçi hakikati söylemişti, Brad onun sıkıcı konuşmalarına katlanamaz kendine bir Avada çekerdi. Brad ile Stan konuşurken bunu düşünen Anita kendi kendine güldü. Ne olursa olsun dayanılmaz bir kız kategorisine giriyordu, sadece başka bir açıdan bakıldığında. Stan’in ani viraj alır gibi kendisine çevirdiği konuya cevap vermek düşüncelerine gömülü Anita için biraz tereddütlü olmuştu. “Ha evet, bir danaburnunun kaliteli toprağı bulması denli.” Danaburnu denen iğrenç böcek aklına gelince yüzünü buruşturdu. “Tamam, berbat bir benzetmeydi ama amacı anladın.” Gözlerini devirip diğerlerini takip etti Kupa Salonu’na kadar. Bazen sadık bir Ravenclawlı olmak sıkıcı olmakla aynı kefeye konabiliyordu.

“Öh, partiye son gelen biz miyiz yoksa?”
dedi Anita Kupa Salonuna geldikleri anın ilk saniyesinde. Binasının parti düşkünlüğüyle övünüyordu, bu binadaşları arasındaki iletişimi güçlendiriyor ve partide yaşanan saçmalıklar bütün yıl için konuşma konusu oluyordu. Belki farkındalıkla belki de değil, bir şey paylaşıyorlardı. Binasını sevmesinin bariz sebeplerinden biri de şu samimi ortamdı işte. Yüzüne yayılan gülümseme uçsuzdu. Yine bir özgüven patlaması yaşayacağı bir akşam onları bekliyordu. Partinin ortalarına doğru Anita içtiklerinin kaç tane olduğunu kafasında hesaplamaya çalışırken Persy’nin sesiyle rakamı kafasından atıp yığılan Olivia’yı gördü. Elinin tersiyle Stan’i dürttü, gerçi görüp görmediğinden de emin değildi çünkü gözünü onlardan ayırmamıştı. “Şişşşt Stan, Persy yardım istiyor.” Onu uyardıktan sonra hiçbir şey görmemiş gibi kalabalığa karıştı ve Fred’i aradı, Son partiden sonra bir süre görüşememişlerdi ve ne durumda olduğunu merak ediyordu. Onu kalabalık içinde farkettiğinde elini kolunu sallayarak dikkatini çekmeye çalıştı. "Hey Fred! Hey!" Muhabbete çalmış bir çiftin bıraktıkları bira bardağını kapıp çaktırmadan fondipledi ve Fred'e doğru ilerledi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Xaviera Lucita Piqueras

GezginGezgin
avatar



Mücadele Tarafı : Jesus Christ

MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   Salı Tem. 27, 2010 4:54 pm

Bu sezon zarfında ilk kez girdiği Quidditch maçı Xaviera için büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Doğrusu eline geçen fırsatları her halükarda kullanırdı, bu sefer de öyle olmuştu halbuki. Burada bulunanların hatrı sayılır bir kısmından yaşça küçük olması da bir dezavantaj sayılabilirdi, fakat akılcı düşüncelerini diplomatça sözlerine yansıtmasına bakılırsa, altıncı sınıf öğrencisi sanılabilirdi. Ancak sorun ne Xaviera'dan, ne de maçta hafif bir sakatlık geçiren diğer vurucu Olivia'dan kaynaklanmıştı. Birçok kişi faturayı kaptan Bradley'ye kesiyordu, kız arkadaşı Iréne yüzünden dikkati dağılmış olması bu tespiti haklı çıkarabilirdi. Ancak kupanın ellerinden kayıp gitmesinin yegane sebebi bu olsaydı bile, Xaviera'da yarattığı hayal kırıklığının çapı Ilmari'nin Snitch'i son anda elinden kaçırmasıyla kıyaslanamazdı bile. Kolay kolay bağlanan biri değildi kesinlikle, hatta anne tarafından ağabeyi Ambrose'ın kızları parmağında oynatmasına bile dudak büken bir kayıtsızlıkla bakmıştı. Flört etmek hiçbir zaman ne uzmanlık, ne de ilgi alanı olmuştu; ancak Ilmari'nin derin mavi bakışlarında ve şizoid sırıtışında sempati uyandıran bir yan olduğunu hissediyordu nedense. Ağabeyi bunu hiçbir zaman sözleriyle belli etmese de; Xaviera onun kendisi hakkında düşündüklerini biliyordu: Asosyal ve hafif kaçık. Peh! İki bacağının üzerinde duran her dişiye açık bir ilgiyle bakmaktan çekinmeyen ağabeyinin bu tavrına "sosyalleşme" deniyorsa, kendisi asosyal kalmaya da razıydı aslında. Üç kişilikli olmasıyla bilinen Nymph'in arada kendisine gösterdiği esrarengiz ilgiden hoşnut görünüp buna karşılık vermesi haricinde flört etmemesinin sebebi ilgisine herkesin layık olmadığını düşünmesiydi; kendini beğenmişlik buna deniyorsa evet, öyleydi. Alakasız kişilerin ardından ağlayıp sızlanmak Xaviera'nın tabiatına aykırı bir olaydı, ağabeyinin yoluna gitmeyi ise eğlenceden ziyade çürümüş bir sakızı inatla çiğnemeye benzetiyordu, bitince başka zaman dön ve aynı yoldan devam et. Ancak kupa salonuna adımını attığında -kupanın Hufflepuff kaptanının başına düşmesini umarak- bunları muhasebe etmek yerine eğlencenin tadını çıkarmaya başlamıştı bile. Binasına bağlı bir Ravenclaw'lı olmak, sıkıcı olmak olarak addedilse de; eğlencede seçici olmak anlamına geliyordu aslında ve Xaviera da bu durumdan son derece memnundu.

Salona adımını attığında dikkatini ilk çeken iki sima Bradley ve Anita'ydı. Iréne burada olsa Bradley'ye yapacaklarını düşünmek bile Xaviera'nın yüzünde hınzırca bir gülümseme oluşmasına yetmişti. Samimi bir ortama adımını atmanın keyfini yaşıyordu şu an, herkesin samimiyetini geliştirdiği ve dostça bir ortam oluşturduğu; içkinin de eğlendirici muhabbetlere ve kahkahalara zemin hazırladığı bir yer. Nitekim Bradley'yin at adam ve dev birleşmesi üzerine tezine Anita'nın verdiği cevap üzerine Xaviera da lafa karışmadan edememişti: "Böyle bir canlının kısır olması gerekmez mi? Yani atla eşek birleşince katır üreyemiyor." Gülümsedi ve gözleriyle Ilmari'yi yoklamaya devam etti. Persephone, iyice çakırkeyif olmuşa benzeyen Olivia'nın neredeyse üzerine yığılacak konumda olmasından olsa gerek, haykırarak yardım istiyordu. Yanlarına giderek kızı ayıltmaya çalıştı. "Kolonya getirsek?"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Olivia Scarlett Isis

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Arspegus
Rp Sevgilisi : Tristan
Kan Durumu : Safkan
Patronus : Golden Dog (Rottweiler)

MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   Salı Tem. 27, 2010 11:14 pm

Kartalların gökyüzünde süzülüşü ...

Kanatlarımız hakettiğimizi almamıza yetmemişti, özgürlük bizim rotamızda olduğu halde içimizdeki hırsı serbest bırakmakta belkide geç kalmıştık. Er ya da geç kazanmak bizim kaderimizde olacaktı fakat şuan için böyle bir olay görünmüyordu. Gözlerimiz ağırlaşmış bir şekilde akşam yemeğini yerken tüm kartalların takım ruhunun masaya uzandığını ve hakkımızı alamamış olmamızın verdiği öfkeyle tüm aslan, yılan ve porsukları pişirme isteğimizin kabardığını görebiliyordum. Elimdeki çatalı hızla masaya bıraktıkğımda çıkan ses, gözlerimin önündeki derin sessizlikte kaybolmuştu. Aklıma gelen herşey bir kenara yazılıyor ve yapılacaklar listesi teker teker boşalıyordu. Elimden bir şey gelememesi oldukça acı vericiydi. Yerimden kalkarak yüzüme gelen saçlarımı alnımdan geriye atarak gözüme kestirdiğim kurbağanın yanına doğru ilerledim. Açlık böyle bir şey olmalıydı. Kıtlıktan çıkmışcasına yiyor ve yedikçe daha çok yiyesi geliyordu. Persy'i o farketmeden bir kaç saniye izledim, oldukça mükemmel bir manzaraydı bu görüntü. Sadece bir şişe viski için yapamayacağı şey yoktu bu kızın. İki günden fazla aç kalması zaten mükemmel bir çırpınışı gözler önüne sererken yüzündeki açlık ifadesinin birden zafere kavuşmuş yılanlar gibi titremesi oldukça hoş görünüyordu. Tek bir fark vardı ki Persy yüzde yüz katkısız bir kartaldı! Gökleri kanatları altına alan ve başına buyruk...

Elindeki küçük muffinin kreması oldukça şeker görünüyordu, bir an için gözlerim onu izlerken canımın çektiğini farkettim. Ama o anda buna gerek yoktu, hızla elinden aldığım küçük keki masaya bıraktım, o sırada burnuna bulaşan krema şeker kızlar diyarından kaçmış bir cadıya dönüştürmüştü onu. Parmağıma bulaşan çilekli sosa karşı koyamıyordum. Bana kızgınca ettiği sözler sırasında onu dinliyor gibi görünüyor olsamda aslında aklım parmağıma bulaşan sostaydı. Sanırım üzülmek, hırslanmak gibi aşırı duygulu haller beni acıktırmaya başlamıştı. Parmağımı ağzıma götürdüğümde sosun ekşi-tatlı arası mayhoş tadı tüm ağzımı kaplamıştı. Mükemmeldi, sabaha kadar içim dışım bayılmaya yüz tutsada bunu yiyebilirdim. Parmağımda ne yazıkki yeterli sos yoktu, e ne yapalım son çare kurbağacığa bakarak aklıma gelen partiyi hatırlattım. "Parti.. Kupa salonu.. Hadi!" Persy'de heyecanlanmıştı, bir partiye kim itiraz edebilirdi ki?

Kolkola girerek yatakhanenin yolunu tutmuştuk, yolda aklında gezen viski tilkisinin kokusunu alabiliyordum, eğer ona şişeyi göstermeden bu kadar heyecanlandıysa gösterdiğimde ne olacağını bilemiyordum. Yatakhanenin sessiz haykırışında ağlayan duvarlar görüyordum adeta. Başımı sallayarak içmeden sarhoş olan bedenimin mayhoşluğuna engel olmaya çalıştım. Persy hala saçlarıyla uğraşıyordu ki ben anca ona yetişecektim, bunu çok iyi bildiğine emindim. Sakladığım yerden ona ödülünü çıkardığımda hemen döndüğü yüzü parlayan bir çift gözden başka bir tepki vermemişti. İşte dağıtma vakti gelmişti! Her ne kadar son vukatım beni balonun ortasında -pardon dışında- sarhoş ve inlerken yerlere sersede sanırım bunu bugece istiyordum! "Partiden önce biraz dağıtmaya ne dersin?" Heyecanla sormuştum bu soruyu, itiraz etmeyeceğini biliyordum ve istediğim cevap geldiğinde kendime gelmiştim bir kez daha.Nerede dağıtabilirdik? Neresi uygundu bunun için? Elbette aynı şeyi düşünmüştü parlayan gözlerimiz, aynı yeri haykırarak bir sağa bir sola giden ayaklarımızla koşturmaya başlamıştık, kaçıracağımız keçiler çitlerin önünde sıra olmuş bizi bekliyorlardı. Ayaklarımız bizi tuvaletin kapısına kadar götürmüştü, devamını bilemiyorduk. İşte şimdi irade bizimle büyük bir savaş verecekti ki ben bu savaşı hep kaybetmiştim.

Şişenin mantar tıpasını büyük bir zevkle açan kurbağa dostum diktiği şişeyi bırakmayı düşünmüyor gibi görünüyordu. Benim için onu çekmenin tam vaktiydi işte şimdi, hızla elindeki şişeye yapışarak kendim kafama diktim. Boğazımdan geçen her yudumda alışık olmayan ciğerlerim yanıyordu, dudaklarımdan boynuma doğru akan kısmı ise sadece daha çok başımı döndürüyordu. Gözlerindeki görüntü sayısı artan kurbağacık şimdi üç tane gördüğü için bana ne kadar güzel olduğum sormuştu. Başımı tutamıyordum, yere oturup gülmek istiyordum ki hıçkırıklarıma engel olamadım. "Ben en güzelim Persy.!" İşte bu yeterli bir cevap olmuştu emindim, gözlerim git gide kapanıyordu. Ortam gözlerimde değişiyordu, neredeydim ben? Eşekler cenneti? Yok, olamazdı çünkü karşımdaki şey tek boynuzlu bir attı.

Cennetti burası ama Tristan' ı hala göremiyordum. Sanırım o hala yaşıyordu ve ben tek başıma bir cennete gelmiştim oldukça iğrençti budurum. Bedenim bir uçurumdan atılıyordu sanki, bir cisme yığıldığımı hissedebiliyordum ama kendimi kaldırmam imkansızdı. Masaj gibi gelen bir omuz sıkması hissetmiştim, biri beni omuzlarımdan tutmuştu. Yarı baygın yarı aygın bedenim yürüyebiliyordu çok azda olsa, içmemeli miydim? İşte, işte annem orada beni bekliyordu! Persy'nin Stan'e seslendiğini duyabilyordum yoksa onlarda mı bu cennetteydi? Sadece gördüklerime cevap veriyordum, gözlerim oldukça ağırlaşmıştı ama başımda mükemmel bir lünaparkta gibi dönüyordu! Midem bulanıyor muydu? Şimdilik hayır. "Anne..." Tek diyebildiğim bu olmuştu. "Tris nerde? O neden yok bu cennette? Persy..." Elimi başıma sıkı sıkı bastırarak dönmesini engellemek istemiştim ama her turunda içim hoş oluyordu. Yüksek bir kahkaha patlattıktan sonra "Bana onu getirinnn!" diye haykırdım. Kendimde değildim...

Kanadı kırık bir kartal değil, kendinden geçmiş bir kartaldım. Gökyüzünde eğleniyordum bulutlarla...

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Stanley Beljean

VII. SınıfVII. Sınıf
avatar



Mücadele Tarafı : Fıratizm ~
Kan Durumu : Akışkan.
Patronus : Mamut.

MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   Ptsi Ağus. 02, 2010 5:33 pm

Düşüncelerinden sıyrılıp gerçek hayatına tekrar dönmesini sağlayan sesin Anita’dan geldiğini fark etmesi uzun sürmüştü. Çünkü içeriye girdikleri anda müziğin sesi olması gerekenin belki de bir milyon kat daha fazlasıydı. Bu kadar yüksek seste profesörlerin duymaması imkânsız olduğundan şişeleri neresi olduğuna dikkat etmediği bir yere bırakıp asasıyla duvarlara bir büyü savurdu; sesi yansıtmamaları adına. Asayı tekrar cebine koyduğunda Bradley’nin elinde plastik bir bardakla yanı başında yerini almıştı. Yüzündeki gülümsemeden partinin ilk içkisini içmek istediğini anlayabiliyordu. Fakat biraz gıcıklığın kime zararı dokunurdu ki? Sinsi bir gülümseme eşliğinde Bradley’ye bakıp şişelerden birini tepesine dikmişti. Gülümsemesi biraz daha çehresine yerleşirken Bradley’nin bardağına boşalttığı içkiye karşılık “Afiyet olsun dostum.” demekle yetinmişti. Kendine doldurduğu bir bardak içkiyle diğerlerinin arasına karıştığında Ravenclawların parti düşkünlüğü beyin kıvrımlarında geziyordu. Tüm Ravenclawların ders çalışmadıkları anlarda parti verdiklerini düşünmeye başlamıştı. Yine de bundan hoşnuttu. En azından tüm bina birbiriyle kaynaşıyor ve aradaki dostluk bağları pekişiyordu. Bu sayede de oldukça geniş bir çevre ediniyorlardı. Sosyal yaşam denen şeyin Ravenclawlarda tavan yaptığını düşünürken bilmem kaçıncı içkisini yudumluyordu. Ortada deli dans edenlere baktığında hiçbir zaman beceremeyeceği şeyin dans etmek olduğu aklının ortasına düştü.

Tam da bu sırada Anita’nın sesi duyulur hâle geldi, dirsekleri de kolunu delip kaburgalarına doğru hareket etmekteydi.
“Anita, biliyor musun Persy’ye yardım edebilmem için kolum gerekecek.” Dalgayla söylediği sözcükler karşısında Anita’nın alınmaması için gülümsemesini çehresine yerleştirmişti tekrardan. Kafasını çevirip Persy’nin olduğu tarafa bakınca umutsuzca Olivia’yı tokatladığını fark etti. Gülümsemesini suratından silmeden onların yanına doğru hızlıca giderken çarptığı büyücü ve cadılardan özür dilemeyi ikinci plana atmıştı. Onların yanına vardığında Olivia’nın haline kısa bir kahkaha atıp “Siz daha önce ne içtiniz böyle?” demişti Persy’ye doğru. “Hipogrif tepmiş gibi görünüyorsun Olivia.” Kızı kırmamak adına dalga geçtiğini belli eden bir tonda konuşmuştu. Olivia ise ‘Tristan’ diye sayıklamaktan başka bir şey yapmıyordu. Acaba kaç tane içmişti bu gece? Persy’ye dönerek mantıklı olmaya çalışan birkaç şey söylemek istedi. “İstersen onu ortak salona götürelim Persy ya da burada kendi cennetinde eğlensin. Masa o kadar da tehlikeli görünmüyor.” Yine de sarf ettiği sözcüklerde alaylı bir hava vardı ve bunu bu gece engelleyemediğini çoktan öğrenmişti.

Başı hafifçe döndüğü için dengede durmak biraz problem oluyordu ama o kadar da kafasına takmıyordu. Zaten partidekilere bakılırsa herkes de aynı problem vardı. Kupaların arasında sarhoş kartallar… Kulağa o kadar da absürt gelmiyordu, kartalların parti merakı göz önünde tutulunca. Gözleri partilere kayınca yanına doğru hızla gelen Anita’yı görememişti. Anita ise cübbesinin eteğini kafasına geçirmiş,
“Görünmezlik pelerinini bulan benim” diyerek Stan’e bodoslama geçirmişti. İkisi birden şatonun zeminini boylamış ve aptalca gülüşmüşlerdi. “Hey Stan, bil bakalım ben kimiiiiim?” Anita, kendinin görünmez olduğunu sanıyordu ve herkese çarparak Stan’in etrafında dönüp duruyordu. Stan de onunla birlikte dönüyordu. “Anita dönme dolabı okula nasıl sığdırdın sen böyle?” Dönüp durduklarından kendini dönme dolapta falan sanmaya başlamıştı. Aslında o kadar içtiğini düşünmüyordu. Sadece beş tane şişe açmıştı ve gerisini saymamıştı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://sihirdunyasi.roleplaylife.net/lejant-f86/stanley-beljean-
Sponsored content





MesajKonu: Geri: Son İçki Yok!   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

Son İçki Yok!

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 2 sayfasıSayfaya git : 1, 2  Sonraki

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Kurgular Sayfası-